23 Mayıs 2012 Çarşamba
04:00 Sigarası
'Sevgili günlük,
Nereden başlamalıyım sence? Bu zamana kadar yazmadığımdan mı yoksa birazdan dökeceğim taşlardan mı?
Geriye kalan her şey, bir değil, bir çok şey taşıdı ömrümde ve daha buraya, sana anlatmadığım niceleri..
Daha gözlerime bakamazken kırdığım bir aynadan mı yoksa sigarayı çekişlerimden mi başlasam anlatmaya?
En iyisi küllükten başlayayım.
Neler savurdum, neler söndürdüm, neler unuttum içinde...
Ama bir sigara var ki hiç unutmam onu. Bitmesini istemediğim tek sigaram. Her dumanı, ilk nefesmiş gibi, yeni doğan bebeğin ilk yaptığı açılış gibi. Mutlu ve ağlak asılıyorum ciğerlerime.
Her çekişimde biraz daha yakınlaşıyor dudaklarım sona. Bitmeli mi ki?
Hayır Günlük! Biterse söner, savrulur, unutulur.
Unutmak bir Sezen şarkısı olmamalı ya da bir tabu! Bana koyan onca şey oldu ki hayatımda neleri unuttum..
Neleri unuttum Günlük? Hmm doğru karalamıştım değil mi? Bakarsam hatırlarım ama. Bakmıyorum. Gözümün önüne gelirse de karalıyorum. Yine unutuyorum.
Bir çok paradokstan sıyrıldım, saçmalıktan, azizliğe uğramış uykulardan.
Dur şimdi nereden geldik buralara!? Sigara! En son 'sigara' diyordum.
Bu sigaranın öyle bir tütünü var ki dillere destan. Ama içine çekebilen bir tek ben. Çok deneyen oldu ama bi zehir zerresine bile kavuşamadan burkulup gitti yarım ağızlı suretler. Onlar görmedi ama ulaşmaya çalıştılar. Görmeyince gizemi de artıyor haliyle. Şükrediyorum yani etmeye çalışıyorum. Ölüme şükrediyorum günlük. Yok oluşuma, çiçek oluşuma... Saçma ama hoşuma gidiyor.
Bağımlıyım sanırım. Öyle salıyorum ki dumanı, göz gözü görmüyor, tıpkı rüyalara dönüyor dünyam.
Bir de dünya var. Benim dünyam. Kasım'da nüfusu milyarlardan 2ye inen dünyam. Ben ve sigaram.
Susuz, sessiz ve aç.. Şikayetim doğa ana dediğimiz kahpeye oldu hep. Neyse lüzumu yok. 'Dumanı salış' a geçelim.
Hiç kimseyi görmüyor, duymuyor geçiştiriyorum tıpkı öksürüklerim gibi. Ben hep öksürürüm biliyor musun günlük? Bu öksürüklerim birer 'özür' aslında. Bir gün ciğerlerim 'yelkenler foraaa' deyip dışarı çıkacak hadi hayırlısı. Yaramı, öksürüğümü yine bir nefes daha çekerek dindiriyorum. Böyle de hastayım işte. 'Bizim bizden başka kimsemiz yok.' Derim O'na. Sigaram ne der bilemem?
Bazı zamanlar üzerime düşürüyorum külümü. Kendi yediğim boku temizleyemiyorum. Yine sigarama sığınıyorum. E ne yapayım? Öğrettin de temizlemedim mi Günlük!? Pişman oluyorum elimi altına götürmediğim için, yapmam gereken şeyleri hep azarı yedikten sonra yapıyorum. E bu da öğretmiyor köreltiyor haliyle. Çocuk döver gibi.
Külü her yere düşürüşüm de de sonuna geliyormuş hissi uyanıyor, 'bitti ki düşüyor' diyor Mantık.'
Bir daha yazar mıyım sana bilmiyorum Günlük ama emin ol iyi bir dinleyicisin.
Şimdi en mantıksız sigaramdan bir nefes alacağım müsaadenle.
Senin bir şey demene gerek yok.
O beni anlar.
1 Nisan 2012 Pazar
Kasım
Avuçlarına damlayan
Gözyaşı değil, özgürlük melodileri aslında.
Aralarından süzülen ise telvesi kurtuluşumun,
Yitip gidenler hayatımdan. Kararanlar,suçlananlar,yalanlar...
...
Yüzü fakir saman kağıtlarım senin artık.
Düşüncelerinden ziyade mazim.
İşte bu da silgim.
Aldanışlarım.
...
Her Kasım gibi yine buhranlarda mantığım.
Sereserpe uzanmış ruhum.
Zamana satıyor suskunluklarını.
Tam sıyrılacakken benliğimden, ölümün güzelliğinden,
Aşk denen ışık seslendi. Bağırdı hatta.
Esirgemedi sillesini, vurdu entrikalarıma.
Utanmadan seyretti gözbebeklerim uğradığı taaruzu.
Hoşlandı vesselam. Sarsıldı, uyandı.
Cevap verdi mantığım.
Lal kesildi, ama oldu halime bilinçaltım ve diyaframım.
'Çıt'yok.
...
Künyenin soğukluğu kapladı içimi.
...
Daha fazla dayanamadan da ex oldu yakarışları aklımın,
Gayriihtiyari vereceği cevapları.
Sonra uyandı ruhum. Doğruldu yerinden.
Ana avrat sövdü zamana. Aldı neyi var neyi yok geriye.
Düzeltti üstünü başını ve cevap verdi.
Heycanlıydı sinir uçları.
Refleksleri kaslarını geriyordu.
Sıtma varii titremeleri de verdiği cevabı kanıtlıyordu.
Biyolojik olarak hasta olmuş, aşktan öte bir yangının içine düşmüştü.
Ruhum dimdik bedenime isyan ediyor, verilen soruya
mükellef bir cevap vermeyi borç sayıyordu.
Bu tezatlık furyası dönerken alemimde,
Bir yeni nida daha ekliyor aşk,
İki beyin lobuma da.
Gelen titreşimler yer edinemiyor egoizmin beşiğinde.
Tam aksi istikamete, kalbime geri dönüşüm sağlıyor,
Vitamin eyliyor kendini.
Sertleşmiş aort damarımdan zamanla şah'a.
...
Sorarsa şayet aşk şimdilerde,
Gözümü bile kırpmam, vururum zincirlere mantığımı.
Dönerim Kasım'a.
Yaprakların kuruduğu, aşkın bedene büründüğü zamana!
Toprak kokusunun bu denli tatlı geldiği,
Rüzgarın anlamsızlaştığı ana!
31.03.2012
16:10
46
3 Mart 2012 Cumartesi
Umut?
Umut!
Göze hitap etmese de kulağa gayet hoş geliyor. Peki ya görsen?
Bu kadar sever misin?
Öncesi ve sonrası olmayan bir zamansızlığım ben. Karanlığım!
Siyahın bir renk olmadığınıbilmeyenlerden misin sende?
Olamazsın ki! Olmamalısın. Karanlıktan beklediğin umut, ancak Tanrı’ya yakarışınla geçer eline. Benim sapanımla değil!
Ne kadar ağlarsak ağlayalım, kırılmaz gözyaşları. Bırak gökkuşağını, hissetmezsin bile şeffalığımı.
Karanlıkta dokunabilmendi, hissedebilmendi. Sesime bir beden giydirip süslemendi ‘benim umudum’. ‘daha erken. Çok erken’ diyebilmekti. Evet! Geçe kalmak için çok erken..
(çayımı tazeleyip geliyorum)
Kendimi tanıttım sanırım.
Neden samimidir kurşunkalem? Tepesinde silgiyi taşıdığı için mi? Yalan ihtimalini yaktığı için mi?
Hatalar bütünü müdür yani? –bu güzeldi!
Önceliği silgi değil, kağıttır kalemin. Türü önemli değil. Aşktır, yazmaktır! Dokunabilmektir bir ağacın en zarif haline..
İmkanı olsaydı şayet soracağı tek soru şu olurdu;
‘yaprakların solarken evvelce, ister miydin dokunmamı, karalamamı yüreğini?’ –bence..
(bir şeker daha atalım. Tatsız olmuş)
Anladım ki zaman varsa mantık var, mantık varsa ışık var, ışık varsa ben yokum!
Karanlıkta yok, silgi de yok!
Hiç olmadı, dolmadı sayfalar anlamlı anlamsız harflerle. Hiç olmadı ışık. Kıymeti çıkana kadar ayyuka, doğmadı güneş. Hiç solmadı yapraklarım, bürünmediler sonbahara..
Verilen değer, birkaç damla su iken, hangi sıra dakikalarla düştü göz kapaklarıma?
Hangi ara mutabık kaldık mantıkla?
(sigara yakmalıyım. Yaktım!)
Sessizlik der ki; ‘umudun kırıldığı anda devam et yoluna, ilk sağdan dönmek şartıyla’
Aşk der ki; ‘umut nedir ki benim önümde? Denize atılan taş misalidir kendisi.. (artık daha çok kendileri)
Değer der ki; ‘hor görmeyin beni. En umulmadık anda çıka gelir, mıhlarım kendimi ‘gönül’ dediğiniz dört tarafı aşkla kaplı kalbinize.’
Umut der ki; ‘..
(çayım da bitti, sigaram da.. fırsat vermedin umuda!)
14:40
17.02.2012
89
5 Şubat 2012 Pazar
Dibe Vurmuş Çığlıklar
Hangi dinde varsın sen?
Hangi sulhun yaratıcısısın?
Şaşırmaz mı gözlerin hiç kıbleyi?
Adın Tanrı mıdır senin?
Tüm kubbeler toplanmış,
Aşkına secde etmekte..
İki cami arası beynamaz ‘seven’ ben!
Acır mısın takatini yitirmiş ellerime,
Mantığın bittiği yere, sevgime?
Tüm yetilerim solmuş adaletin önünde,
Dokunan yanar nezninde.
Sağ kalmak zor elbet.
Ölüm şeklimi sen yazdın nihayetinde..
Yaşayarak! Sancılı ve ahlaksız!
Damarlarım kurumakta her geçen gün,
Kanım işvene dökülmekte,
Sormadan, konuşmadan,
Vuku bulmakta ruhumun soluşu
Ve göz kapaklarımın parçalanışı.
Sana sorular sorsam ya..
Ayyuka çıkarsan kainatın kirli çamaşırlarını.
Hangi yıldız daha suskun, hangi evren daha yalnız?
Hepsini tek tek istiyorum.
Âma olmuş ruhuma ne önerirsin ey sevgili?
Soğuk bir neşter mi?
Yoksa kendinden geçmiş bir ömür mü?
Varoluşumun sebebi var mıdır sende?
Bir Tanrı’da bir de sen de göremiyorum güzelliği işte!
Kavuşamıyorum!
Sen benim son duamdın.
Yıkılan tabularım arasından sıyrılan sen!
Ey Tanrım!
Sınama artık beni.
Tükenmek üzere kalemim.
Ne sigaram kaldı ne silgim
Ey Tanrım!
Delirmek üzereyim ört artık üzerimi
7 Ocak 2012 Cumartesi
Öğle Paydosu
Yine kendinden geçmiş bir sonbahar sabahı. Baharın etkisinden çıkmış, gözlere hitap ediyor artık kahverengi, turuncu görünüşleriyle yapraklar. Gelen rüzgar, alıyor beğendiğini içlerinden. Daha koyu renkli olanlar toprağa sarılıyor. Bağlanıyor, seviyor ve çürüyor.
Tutunduğu ağaçlar bitap düşmüş yağan yağmura, kara karşı durmaktan, gururundan.
Güneş bir önceki günden daha solgun bugün. Yarın daha da koyu. Öbür gün mat!
Puslu pencerem yağmur izleri taşıyor geçen senelerden. Silinmeye muhtaç. İlk açışım bu perdeyi. İlk toplayışım. Annemin dizdirdiği kornişlerden geriye kalan tek şey örümcek ağları artık. Bakıyorum da gerçekten muhtaçlar gün yüzü görmeye.
Sonbaharın gelişiyle saçmalayan gökyüzünün mavi rengi, yerini siyaha, karanlığa bırakıyor. Saat daha 13:00 iken hem de! Yanıltıcı! Tezat! Hangi günün ertesinde kavuşacak peki göz bebeklerim sarpa sarmış güneşin kokusuna?
Hüzün sahipliği midir ki bu? Evet! Kıymetini iyi bilir mantığım, yalnızlığın ve umudun.
Menteşe kenarlarından çatlamış duvarlarım, depremden öte kıyameti anlatıyor feri gitmiş solgun gözlerime. İki parmak boyunda sızan beti kaçık güneş ışığı, inadına o çatlakların arasına giriyor. Sesleniyor boyası dökülmüş, yorgun, üzgün duvarlarıma…
Daha az önce içtiğim suyun bardağı, üç ayrı yerden çatlıyor şimdi. Sehpanın üzerindeki çerçeveler, küllüğüm ve sigaralığım bir bir düşüyor fakirhanemin sudan kalkmış parkelerine.
Gecemden kalan kadehler hala sevişmekte masada. Utanmadan. Gözümün içine baka bak.
Dudak izleri sarılmış birbirlerine, bağlanmış dökmüşler içindekileri. Şarabı!
Odamın üzerindeki basık ışığın altından akıp giden, sigaramın ruhsuz dumanı, bir nehri belki taşkını anlatıyor duvardaki kadranı bozuk saatime.
Yaprak uçları yanmış, saman kağıdından bozma romanlarım pek bir sitemkar bakıyor halime.
Darılmış haliyle, kitaplığın, evinin çöküşüne. Aldatılışına!
06.01.2012
Saat:13:07
7 Dakika ve Öncesi
24 Aralık 2011 Cumartesi
Empatiye Ne Dersin?
Korkuyorsun
Çünkü canın yanacak, yıpranacaksın, inanacaksın çünkü.
Bir çocuk gibi ürkeceksin!
…
Umduğumdan daha da yanıyor canım,
Düştüm saçmalığın en dibine.
Ve haykırıyorum oradan! Dön!
Uzat elini, ben hep buradayım! N’olur dön!
…
Ama sen istemeyeceksin bunu
…
Zaman hangi yöne akacağını şaşırıyor.
Göz bebeklerim çatlıyor kör karanlıkta.
Kasvet boğuyor.
Çöküyor olağan gücüyle gırtlağıma!
Ter döküyor mantığım tüm gece.
Göz kapaklarım yırtılıyor,
Ve kurutuyor pınarlarımı yaşlar…
Parmak uçlarım seni arıyor,
Gurur arıyor bir yerlerde
Ama beyhude.
Tenim geriliyor, zımbalanıyorum yatağa.
Sesin koparacak kıyameti
Yerle yeksan olacak zaman ve mekan.
Güneş batıdan doğacak ve kadran
Tam aksine, bana yönelecek.
Elinde tırpanla vuracaksın göğsümden.
Melekler seyreyleyecek, gülecek halime.
Kanatlarından düşen tek bir tüye bile
Razı olacağım o an.
Ve inecek kanayan avuçlarıma
Süzüle süzüle semada.
Tam alacakken elime kanatlarını,
Açacağım gözlerimi inadına.
Ve yakacağım gecemi
Biraz kör biraz topal halimle.
Ne gemi bırakacağım ne de yıldız.
Sönsün gitsin hepsi!
Umurumda mı ki ışık?
Empatiye ne dersin?
Yapar mısın hala?
Aralık 2011
ozncgl
Karalama defteri, Anekdotlar ve Saçmalıkların yüze vurumu
Karalama defteri, Anekdotlar ve Saçmalıkların yüze vurumu
Yazmak, karalamak istiyorum sadece!
Müsvedde hayatlarımızda, halı kenarında araba sürmek gibidir yaşamak. Çizgi dışına çıktığımızda salak bir duygu seli yaşarız. Yaşamaktayız.
Gönlümüzden geçen, aklımızdan geçmez hiç. Sonumuz hayrolsun. Umulsun!
…
Aynaya baktım bugün. Her zamankinden daha umutsuzdu sıfatım. “Bok gibiyim!”
Aynalardan daha aldatıcı şey var mı ki bu Dünya’da,Ay’da, Mars’ta? Düşündüğümü yansıtmıyorsa, hayallerimi göstermiyorsa, neye yarar ki? Salaklıklarımızı, hatalarımızı vurmuyorsa suratımıza, ne halta yarar? Aşağılamıyorsa bizi?
Beni istediğim gibi değil! Bana benim olmamı sağlayacak şekilde gösteriyorlar aynalar.
Baktığımda sadece ‘ego’mu görüyorum. Çünkü aynada mantık yok! Çünkü aynaların dili yok!
Ne istersen o işte.
…
Okumaktan ziyade şu sıralar gözlerim. Kanburum çıkmış, elimde sigaram, oturuyorum masada. Masa lambam yok. Öyle havalara da girmedim ayrıca.
Saçmalamaktan yazamıyorum da. İşin garip tarafı kimse de sormuyor “Senin olayın ne?”
…
Atmak istiyorum başımdan, aklımdan, ruhumdan sapıtmış düşüncelerimi, hatta komple beynimi. Kalp damarlarım üç saniyeye kadar daha dirençliydi yediği halta karşı. Şimdi üst üste bindiler.
Sadece bizde oluyor böyle şeyler. “damar damar üstüne binmiştir. Ovala geçer!”
E kalp? Onu kim ovalayacak, okşayacak?”
Kıralım o zaman kaburgalarımızı, alalım elimize bi neşter. Vur babam vur, vur Allah vur. Kan revan içinde alayım elime kalbimi ve bakayım şu sıfatsıza. Al sana ayna!
Bak nasıl da çirkinsin işte. Nasıl da bıkmış, biçaresin. Öyle boş ki şu anda içi, ne verirsen alır, besler, büyütür sorgusuz.
Yani bağlanır tekrar ve tekrar…
Saçmalıklarına dönersin, halı kenarında araba değil ancak göz yaşını silersin artık. Tokattır ayna ve düşürür seni beklemediğin en zor anında!
Hesapta soramazsın ayrıca. Çoktan kırılmıştır çünkü, burkulmuştur yürek!
Ama kapılırsak bir deja vuya, neden olmasın ki?
Yine, yeniden.. Aptallıklar ve çaresizlikler!
Gülebilirsen de bunların arasında ne mutlu sana!
Aralık 2011
146
ozncgl
18 Aralık 2011 Pazar
Anti Mahal 2
Bazen o kadar zoruma gidiyor ki zamanın vurdumduymazlığı, yırtasım geliyor gökyüzünü.
Yıldızları kandırıp tek tek teşebbüs ettirmek istiyorum intihara. Çok uzaktalar. Aşırı!
Kim bilir belki elimi uzatsam tutacaklar. Ama korkuyorum. “Varlığı yetmeli” diyorum ama.. kime diyorum? Nadiren bulutları seresim geliyor üzerlerine. Sırf “elim gitmesin” diye.
Elim giderde tutarsam eğer, okşar mı şevkatle, yoksa yakar mı tüm hiddetiyle?
Bazen de düşünüyorum “Ne kaybedersin ki? Bu zamana kadar yakaladığın yıldızların sönüp gitmeleri ne değiştirdi hayatında? Ne kaybettirdi birkaç ilaç haricinde?”
Beklemeli miyim ki? Belki düşünürsem, hayal kurarsam mantığım el verdiğince.. Belki…
Havaya atılır top ve renk söylenir gırtlak yırtılırcasına! “AŞK!”
Neden bulamıyorum o rengi? Neden sağda solda yok o renk!? Tam küfürlük hani!
Koşuyorum öylece. O yuvarlak şey sırf değmesin diye. Acıtmasın ruhumu diye.
Ama değse ne olur ki? Sıra bana geçer ve en zor rengi söyler ardından çakarım topu birinin sırtına, koluna herneyse!
Buldum sanırım.. Nasıl bi renk bu böyle? Bir şekle sokamıyorum. Neden!? Bu kadar mı aciz gözlerim, sinir uçlarımdan ve mantığımdan? Kim cevap verecek bana? Neyse.. Tutmalıyım bu rengi. Hayır tutmamalıyım. Eğer alırsam onu elime.. Bir daha bırakamayabilirim. Düşünceler sarmışken bir ses çınladı kulağımda “İSTOOOP!”
Sanırım sıra bende!
Ama ben nasıl yaratırdım aşkı? Nasıl arattırabilirdim çaresizce? Kaçmasını nasıl engelleyebilirdim? Daha önemlisi nasıl düşünebilirdim aşkın rengini? Yine düşüncelere daldım!
Bu sefer bir renk tutmadım ve bıraktım topu oracıkta. “İNTİHARA”
Nasıl olsa o renk bulacak yine yüreğimi.
Ellerim cebimde şimdilik..Hava da soğuk hani biraz ve son sigaram. Yakıyorum.. Yaaktıım!
Yakmalı mıyım acaba?
Yine kulak kabartıyorum sessizliğe.
Yine sigaram tatlı, sıkıntıdan mütevellit.
Küllüğüm yine mezarlık biçare,
Parmak uçlarım habersiz dokunduklarından…
Hüzün yine mayhoş!
Yine avare,
Giriyor iki dudağım arasından..
17:06
11.12.11
9 Kasım 2011 Çarşamba
Ne Hoş.. Hoşgeldin
Hoşgeldin hüzün
Kim döktü arkandan suyu?
Ne de çabuk döndün öyle..
...
Sessiz kalelerim tam oturmuşken toprağa,
Ne ara yıktın, ne ara geldin de estin?
Sigaram bile uyurken yatağında
Ne ara yaktırdın be hüzün?
İlk içtiğim kahvem soğumadan
Daha örülmemişken hiçbir şey
Hangi ara 'ah' ettin?
Yeni yeni alışmış okurken yalnızlığı
Hangi haddini bilmez verdi
Anahtarı sana? Ne cesaretle "merhaba" dedin?
Dar ağacına çıkmışken kasvetim
Sen neden gözlerinikapattın?
Neden sordun ki son dileğini?
Bırak gitsin işte..
Ufak ufak başlamışken okumaya
Neden söylersin sonunu?
...
Ukalasın hala. Ne hoş.. Hoşgeldin.
Bende tam gitmek üzereydim.
Ozan Çeğil
30.10.2011
03:04
198
Yalnız
Orada..
Aslında yanımda.
Sensizlik çığlık atıyor.
Kıçını yırtıyor olmadık zamanlarda.
Sessizliğinde yanımda eksik olmasın.
Biraz kahpe ama hakkını veriyor.
'Delikanlı' şimdi uzaklar.
Hep bir kabadayılık var içinde.
Öyle ellerini geriye götürüp yürüyenlerden değil
Delikanlının hası namussuz.
Gamsız biraz..Birazda değil. Bayağı gamsız!
Ne dert dinler şimdi yıldızım
Ne de aydınlatır 'Son bir umut' gibi..
Küçücük ve bir o kadar yalnız.
Ama çaresiz değil. Sadece yalnız
1 Ekim 2011 Cumartesi
6 Saat
Kazanılması güç bir savaşa girer beden.
Ve o beden, ne şanslıysa her seferinde yaralı çıkar muharebe şerrinden.
Kılıcı hep kınında, kalkanı diz kapaklarında, korunmasız!
Aslında bile bile ladesin peşinde.
Başı dik, gururlu, taviz vermeden..
Saygılı ama!
Sonuna kadar!
İlk saatinde afallar.
Gözleri yarı açık penceresinden güler.
Ve ilk olanı,
Unutmayı hatırlar.
İkinci saatinde,
Saldırır heryere
Ne yapacağını bilmeden
Zinciri boşalmış bir “köpek” gibi.
Üçüncü saatinde,
Dizginleri bırakır.
Pıhtılaşır mantığı.
Elde ne varsa koyar masaya
Ve konuşur.
Dördüncü saatinde
Huşu içindeoturur olduğu yerde.
Zaruri aşkı tadar. Yine yeniden.
Seslerden uzak…
Beşinci saatinde,
Uyanır kabustan.
Aslında daha büyük bir cenderenin içindedir.
Ne yapacağını bilmeden koşar.
Gölgesinden uzaklara.
Altıncı saatinde,
Küfür eder ruhuna. Hayallerine ihanet edercesine.
Toparlar mantığını. Nara atarak alır dizginleri eline.
Ama ne çare!? Onlar çoktan toprak altında…
Kaybettiği kılıcını, kalkanını arar ve bulur.
Terk eder aşkını gururla.
Alır güneşi arkasına ve gölgesiyle birlikte koşar savaşa.
Öylece gider ladese.
6 saat bir ömür gibi şimdi ona..
Ruhu 80 sonrası yollar gibi darmadağın ve bakımsız.
Hafıza neşter altında ve benliği refakatçi aşkına!
08/08/2011
17:02
280
Sinir Uçlarında Aşk
Aşık olunabilir mesela
Bir bakış bile yetebilir
Kısık gözlerle güneşinbatışını izlemek gibi.
Aşk doğabilir bazen,
Nereden geldiğini bilmeden okkalı bir tokat gibi
Vurur yüreğinden.
Yağmur yağar bazen.
Yani çoğu zaman.
Kimine aşktır “o”.
Kimine ise “ahmak ıslatan” bir doğa olayı.
…
Ardından şemsiye açılır aşk’a
Tek bir damlası bile öldürebilir çünkü.
Dua bile edilebilir belki.
“n’olur yağma!”
Yetiler önemlidir aslında.
Anlamak, duymak gibi mesela.
O oku yedikten sonra kalbine
Konuşmaktır aşk.
Öleceğini bile bile lades demektir hayata.
Tek bir bakış yeterlidir “olay” a varmaya.
Olaya varmaya 5 kala susmak,
Sinir uçlarında yaşamaktır aşkı.
27/06/11
16:52
329
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




